— Bir daha düşünmeyeceğim diye yemin ettim, — dedi arkadaşım çayını karıştırırken. — Üç gün dayandım. — Sonra? — Sonra telefonu açıp son fotoğrafına baktım. Yarım saat.
Buna «iradesi zayıf» demek kolay. Ama 2005'te Helen Fisher, Arthur Aron ve Lucy Brown'ın ekibi beyni görüntüleyip bambaşka bir şey gördü. Aşkın tam ortasında olan 17 kişiyi tomografın içine yatırdılar ve onlara sırayla sevdikleri kişinin, sonra da sadece tanıdıkları birinin fotoğrafını gösterdiler. Toplamda 2500 civarında tarama incelendi.
Sevilen kişinin fotoğrafı ekrana düştüğü anda beynin dopamin bakımından zengin bölgeleri — sağ ventral tegmental alan ve sağ kaudat çekirdek — çalışmaya başlıyordu. Tanıdık birinin fotoğrafında böyle bir şey olmuyordu. Daha ilginci şu: kişi ankette kendi tutkusunu ne kadar güçlü işaretlemişse, o bölgeler o kadar güçlü yanıyordu. Aron'un o günlerde söylediği bir söz var: bu, anketteki cevapla beyindeki belirli bir etkinlik örüntüsü arasında doğrudan bir bağ gösteren ilk sonuçlardan biri.
Ama en önemlisi araştırmanın vardığı yer. Yazarlar romantik aşkı duygular listesine yazmayı doğru bulmadı. Onlara göre aşk bir yönelme, bir motivasyon sistemi. Sade dille söylersek: sevinçten ya da üzüntüden çok, açlığa ve susuzluğa benziyor.
Bu noktada birçok şey yerine oturuyor. Üzüntü geçer, keyif değişir, öfke bir gün iner. Susuzluk inmez — bekler. Bu yüzden birine «unut gitsin, kendini topla» demenin bir faydası yok. Susuz kalmış birine «suyu düşünmeyi bırak» demekle aynı şey.
Aynı ekibin bir gözlemi daha var: uzun süredir birlikte olan insanlarda duygularla ilgili bölgeler daha güçlü çalışıyordu. Yani yeni aşık olmuş biriyle yıllardır aynı evde yaşayan birinin beyin görüntüsü aynı değil. Susuzluk bir yerde durmuyor, biçim değiştiriyor — ve bunu da ölçmüşler.
O susuzluk sizde de varsa, YOR YOR'da aradığınız kişi de aynı niyetle dolaşıyor olabilir.